İmkanına ve Haline hikmet gözüyle bakmak
banner73
 Mutluluğun veya mutsuzluğun kapılarını aralar. Bu çizgide kendi varlığının “anlam” ve “önemini” kavrayabilmiş olanlar, bir nevi mutluluğun kapısı olan şükür makamına ulaşanlardır. Elindeki kıymetin farkında olan, daha hayırlısını talep etme konusunda azimli ve kararlı olan, fakat çevresine bakıp kendi hâliyle diğerlerinin hâlini sorgulama noktasında gönlü sükût ehli olanlar şükür makamını idrak edenler dir. Gönlün, kıyaslamalara karşı sükût ehli olması gerekir. Zira insan aceleci olduğu için bakışları her zaman olayların ve olanların ardındaki hikmetleri göremeyebilir. Bazen hâlini ve imkânını “şer” sanır, şakî (mutsuzlar) zümresine düçar olur; bazen hâlini ve imkânını “hayır” sanır, saîdler (mutlular) kervanında yol alır. Yarattığı eşref-i mahlukatı en iyi tanıyan Rabbimiz, “Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bil mezsiniz.” (Bakara, 2/216.) ifadeleriyle insanın görüşündeki acizliği ne güzel özetlemiştir.

Hayır ve şerrin kimi zaman bakış açımıza göre değiştiğini, hiçbir hadise veya hâlin mutlak anlamda şer olmayacağını eskiler pek çok hikâyede dile getirmişlerdir. Hikmet gözüyle bakmayı bilemeyen bir eşeğin başından geçenler de bu hakikati özetlemektedir. Hikâye bu ya yoksul bir adamın, zayıf mı zayıf bir eşeği varmış. Eşeğin sırtına çok ağır şeyler yüklediği için hayvanın sırtında yüzlerce yara oluşmuş. Eşeği arpayla beslemek şöyle dursun, ona verecek kuru saman bile bulamıyormuş. Eşek açlıktan ve ağır yükleri taşımaktan ötürü perişan hâldeymiş.
hikmet gözüyle bakmak

Padişahın ahır ve atlarının sorumlusu olan İmrahor ile eşeğin sahibi olan fakir adamın tanışıklığı varmış. Bir gün ikisi yolda karşılaşmışlar. İmrahor, adama “Bu eşeğin hâli ne böyle? Neredeyse zayıflıktan ölecek!” demiş. Fakir adam “Sevgili dostum, ne kadar yoksul olduğumu biliyorsun. Öyle günler oluyor ki zavallı hayvana yedirecek saman bile bulamıyorum.” diye cevap vermiş. Eşeğin hâline acıyan İmrahor, “Eşeği birkaç gün bana ver. Onu padişahın ahırında besleyeyim, biraz kendine gelip güçlensin.” demiş. Adam, büyük bir sevinçle eşeği dostuna vermiş. İmrahor, eşeği alıp padişahın ahı- rına götürmüş. Eşeğin bulunduğu ahırda, semiz mi semiz, tavlı, güzel ve genç atları da varmış. Bu atlara öyle bir ihtimamla bakılıyormuş ki ayak bastıkları yerler dahi temizleniyormuş. Arpa ve samanları her gün tam vaktinde önlerine geliyor, eşeğin gözünde oldukça rahat ve güzel bir hayatın keyfini çıkarıyorlarmış. Ona göre, onların bu hâlini görüp de imrenmemek mümkün değilmiş. Eşek, atların kaşağılarla tımar edilip, silinip temizlendiğini de görünce dayanamayıp sitem etmeye başlamış. İçinden “Ey büyük Allah’ım! Ben bir eşeğim, ama beni de sen yarattın. Neden böyle perişanım? Her tarafım yara bere içerisinde. Bir onların hâline bak bir de benim hâlime bak. Yazık değil mi bana. Bu azaplar, bu belalar yalnız bana mı mahsus?” diyerek âdeta kaderinden serzenişte bulunmuş. Günler günleri izlerken hikmet gözüyle bakamayan eşek, atlara her baktığında kaderine sitem etmiş, bahtına küsmüş. Bir gün yine kendi kendine hayıflanırken aniden savaş borusunun sesi duyuluvermiş ahırda. İçeriye giren görevliler, eşeğin gözünde dünyanın en rahat hayatını süren atlara eğerler vurmuş, kemerlerini sıkmışlar. Olan bitene bir anlam veremeyen eşek bir süre yalnız kalmış ahırda. Daha sonra savaştan çıkıp da sağ kalan atlar, bitkin ve perişan hâlde ahıra gelip yorgunluktan yere yıkılmışlar. Her tarafları yara bere içerisindeymiş. Savaşta yedikleri okların uçları, vücutlarında duruyormuş. Ardından nalbantlar gelmiş ahıra. Atların ayaklarını sıkıca bağlamış, sivri bıçaklarla yaraları yarıp, okların uçlarını çıkarmaya başlamışlar. Eşek, olanları görünce her şeyin gördüğünden ne kadar farklı olduğunu, hâline ve çevresine hikmet gözüyle bakamadığını anlayarak pişmanlık içerisinde “Ya Rabbi! Ben hâ lime, fakirliğime ve zayıflığıma razıyım. Ne atların yediği o güzel gıdaları isterim ne de onların şu yaralarını isterim.” diyerek şükretmiş.

Deme şu niçin şöyle Yerincedir ol öyle Bak sonuna sabr eyle Mevla görelim neyler  Neylerse güzel eyler…  

Sözleriyle Erzurumlu İbrahim Hakkı, kâinattaki her şeyin bir hikmet dâhilinde yaratıldığını, olanların ardındaki hakikati kavramak için hikmet gözüyle bakmanın önemini ve Rabbimizin kulları için her daim en güzelini murat ettiğini ne güzel anlatmış değil mi? Öyleyse gaflet perdesini aralayarak Hayran-ı Hak gözüyle bakarsak hâlimize ve dünya hayatına, her dem şükür makamında, her dem mutluluk ufkunda olmak nasip olur elbet.

CANAN CEHRİ AKYOL
Diyanet İşleri Uzman Yrd.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner72