Mesafeyi kaldıran telefonlar
banner73

Evin en kıymetli, en kolay köşesiydi yeri… Sessiz ama derin otoritesi ve cazibesiyle eve gelenleri, özellikle de çocukları etkisi altına aldı yıllarca… Zamanla köşesini yeni emsallerine terk edip “ellerimize” yerleşse de, onun yeri ayrıydı. Eve gelen her çocuğun ilk yöneldiği, çevirdikçe hoş bir ses çıkaran deliklerine parmaklarını sokup büyük bir neşeyle önünde vakit geçirdiği, komşuluğumuzu, birlikte yaşama kültürümüzü destekleyen ahizeli, çevirmeli telefonlar… Onların zamanında henüz mesafe kavramımızı yitirmemiştik. Uzaklardaki sevdiklerimizle bizi buluştururlardı. Evinde telefonu olmayan komşumuzun beklediği o çok önemli haberi ileterek, kom- şuluğun vefasını eda eder, kırk yıllık hatırı olan kahvelerin içilmesine zaman ve zemin oluş tururduk. Birbirimize sık sık ziyarete gittiğimiz, apartmandaki komşularımızı tanıdığı mız, onların hayatına şahitlik ettiğimiz yıllardı. Seslerimiz, suretlerimiz yani kimliğimiz daha net, telefonun zamanımızdaki kıymet ve israfı daha azdı sanki…

İnsana konuşma ve anlama yeteneği verdiği için Yaradan, insanoğlu varlık sahnesine çıktığı andan itibaren birbiriyle iletişime geçmenin, derinindekileri karşıdakine aktarmanın çeşitli yollarını bulmuş tarih boyunca. Kimi zaman ateşle, kimi zaman aynaların yansımasıyla, kimi zaman posta güverciniyle mesajını iletmiş. Velhasıl iletişim, anlatmak ve dinlemek, insanoğlunun yüzyıllardır mesai harcadığı meselelerden biri. Annesi doğuştan işitme engelli olan, bu yüzden dedesiyle babasının yıllarını işitme engellilerin eğitimine adadığı Graham Bell, annesi gibi işitme engellilerin iletişimine katkıda bulunmak amacıyla başladığı serüvenin sonunda keşfetmiş telefonu. Niyeti ile ulaştığı sonucun uyumu tartışılır olsa da insanlığın en büyük icatlarından biri kabul edilmiş telefon. Ahizelisi, tuşlusu, görüntülüsü, telsizi derken 1973 yılında adeta bir virüs gibi zamanımızı kuşatan cep telefonu icat edilmiş. Martin Cooper icat ettiği bu aracı “İlk cep telefonları bir kilodan ağırdı, bataryası yirmi dakikadan fazla dayanamı yordu. Ancak bu telefonların uzun süre elde tutulmaması açısından iyiydi.” sözleriyle anlatırken farkında olmadan çağımıza da bir mesaj göndermiş. Uzun süre elle tutulması mümkün olmayınca, insanın zamanını ve duygularını da hâliyle kendine esir edemez. Telefonların evlerdeki yeri, cep telefonlarıyla birlikte ilk önce çantalarımıza, küçüldükçe ceplerimize, ardından ellerimize geçti. Takip edebildiğim son gelişme itibarıyla “bluetooth kulaklıklar” yoluyla kulakları- mıza takılıp kaldılar. Yakında bir gözlük edasıyla yüzümüze monte edilip, tüm gün bakışlarımızla kontrol edebileceğimiz bir telefonun icat edilmesinden korkmaya başladım. Cep telefonlarıyla ilgili her gelişme kimliğimizi ve onun yansıma larını etkilese de aile ve sosyal yaşantımızı en çok etkileyen, telefonun içine internetin kaç- masıydı(!) herhâlde.

İnternetin mucidinin, telefonun mucidi olan Bell ile yola koyulma amacının aynı oluşu hayli enteresan? Eşine büyük bir sevgi ile bağlı olan Vinton Cerf, işitme engelli olan eşinin diğer insanlarla rahat iletişim kurması amacıyla başlamış araştırmalarına. Eşi için başladığı serüvenin, bir gün eşler ve ebeveyn-çocuklar arası iletişimi temelinden sarsacak bir noktaya geleceğini bilseydi nasıl bir önlem alırdı acaba?

İletişim yollarımızı güçlendirmek için icat edilmiş cep telefonu, sadece bizi ve hayatımızı değiştirmekle yetinmedi. İnternetle birlikte mesafe kavramı mızı da ortadan kaldırdı. Uzaklar o kadar yakınlaştı ki, hasret ve kavuşmanın mutluluğu yanı başımızdakiler için geçerli kavramlar hâline geldi. Hatta kaybolan mesafe kavramı, hasret ve kavuşmayı da beraberinde götürdü diyebiliriz. “Mesafe kavramı” ortadan kalktıkça uzaklar yakın; aynı odayı, aynı masayı ve hayatı fiziksel olarak paylaştığımız yanı başımızdakiler ise manevi olarak uzaklaştı, yabancılaştı sanki. Öyle ki yan yana yürüyen iki kişi birbiriyle sohbet etmek yerine, telefondan uzak mesafedeki(!) arkadaşıyla sohbet etmeyi tercih ediyor. Bunun için Çin’de cep telefonu kullanıcılarına ayrı bir yol ayrılıyormuş 2014’ten beri… Acaba biraz telefon bağımlısı mı olduk? Sadece yanımızdakilere, yakınımızdakilere değil, kendimize de mi yabancılaştık?

Kendimizden bahsederken “Ben şunu yapıyorum, şöyle hissediyorum.” ifadeleriyle birinci tekil şahısla değil de, “Canan üzgün hissediyor, Canan şuradaydı.” ifadeleriyle, üçüncü tekil şahısla yaptığımız açıklamaları nasıl yorumlamalıyız? Bir biz var bizde, bizden içeride de ondan mı bahsediyoruz yoksa kendimizle tanışıklığımız yakın olmadığı için mi “o” kalıbıyla yazıyoruz? Hayatımıza sesli ve gürültülü reklamlarla giren telefonların, bizi ve değerlerimizi değiştirmelerini, onlara bağımlı hâle gelmeyi farkında olmadan biraz sessiz ve nazik bir şekilde kabul mü ettik yoksa?

CANAN CEHRİ AKYOL
Diyanet İşleri Uzman Yrd.

Kaynak: DinHizmetleri.com

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner72